Avrupa’nın entelektüel elitleri tarafından dışlanan ve dönemin en nüfuzlu astrofizikçisi Sir Arthur Eddington ile yaşadığı trajik fikir ayrılığı nedeniyle adeta kıtadan sürgün edilen Subrahmanyan Chandrasekhar, hayata ve bilime küsmek yerine küllerinden doğmayı seçti. Henüz 19 yaşındayken, beyaz cücelerin kütle limitini hesaplayarak modern astrofiziğin temellerini atan bu genç Hintli deha, Cambridge’in soğuk ve kibirli koridorlarından Amerika’nın uçsuz bucaksız bozkırlarına göç etti. Chicago Üniversitesi bünyesindeki Yerkes Gözlemevi'nde kendine yeni bir yurt edinen Chandra, burada sadece yıldızların evrimini değil, bilim insanı olmanın ahlaki ve estetik boyutunu da baştan yazacaktı.
Chandrasekhar’ın bilimsel metodolojisi adeta bir sanatçının tuvalle olan ilişkisine benziyordu. Bir konuyu ele alır, onun matematiksel ve fiziksel derinliklerine iner, konunun mutlak sınırlarını belirleyen anıtsal bir eser yazar ve ardından o konuyu tamamen arkasında bırakarak yeni bir maceraya yelken açardı. Yıldız yapısı, radyatif transfer, hidrodinamik kararlılık ve nihayetinde kara deliklerin matematiksel teorisi gibi her biri ayrı birer deha ürünü olan bu araştırma dönemleri, onun 'mükemmelliğe ulaş ve ilerle' felsefesinin en somut kanıtlarıydı. Chandra için fizik, sadece doğanın işleyişini açıklayan kuru formüllerden ibaret değildi; ona göre, matematiksel olarak güzel olan bir teori, doğası gereği doğru olmalıydı. Estetik ve simetri, onun evreni anlama kılavuzuydu.
Onun teorik fiziğe kazandırdığı en büyük devrim, kendi adıyla anılan 'Chandrasekhar Limiti' (yaklaşık 1.44 Güneş kütlesi) oldu. Bu limit, nükleer yakıtını tüketen bir yıldızın kendi kütleçekimi altında çökmesini engelleyen elektron dejenerasyon basıncının sınırını çiziyordu. Eğer bir beyaz cüce bu kütle sınırını aşarsa, kaçınılmaz olarak daha da çökecek, bir nötron yıldızına ya da nihayetinde bir kara deliğe dönüşecekti. Eddington'ın 'doğada böyle bir saçmalığa izin verilemez' diyerek reddettiği bu teori, kuantum mekaniği ile görelilik teorisini harmanlayan ilk köprülerden biriydi ve evrendeki en uç cisimlerin varlığını müjdeliyordu.
Chandra’nın bilime ve eğitime olan sarsılmaz inancının en büyüleyici ve insani örneklerinden biri, Wisconsin'in dondurucu kışında yaşandı. Sadece iki öğrencisi olan bir dersi vermek için, dondurucu kar fırtınalarına ve buzlu yollara meydan okuyarak her hafta Yerkes'ten Chicago'ya yüz milden fazla yol kat etti. Üniversite yönetiminin 'bu kadar az öğrenci için değmez' uyarılarına kulak asmayan Chandra’nın o sınıftaki iki öğrencisi, Tsung-Dao Lee ve Chen-Ning Yang, 1957 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazanarak hocalarının haklılığını tüm dünyaya ilan ettiler. Chandra’nın kendisi ise, hak ettiği Nobel Ödülü’ne ancak yarım asır sonra, 1983 yılında kavuşacaktı; bu gecikme, bilim dünyasının onun vizyonunu yakalamakta ne kadar geç kaldığının sessiz bir kanıtıydı.
Bugün modern astrofizik dünyası, Chandrasekhar’ın mirası olmadan neredeyse karanlıkta kalırdı. Onun adını taşıyan limit, sadece beyaz cücelerin sınırını belirlemekle kalmıyor, aynı zamanda evrenin genişleme hızını ve karanlık enerjinin varlığını keşfetmemizi sağlayan 'Tip Ia süpernovalarının' standart mumlar olarak kullanılmasının temelini oluşturuyor. Ayrıca NASA’nın en güçlü teleskoplarından biri olan Chandra X-ışını Gözlemevi, onun teorileştirdiği kara delik sınırlarını ve yüksek enerjili kozmik olayları gözlemleyerek evrenin en derin sırlarını aydınlatmaya devam ediyor. Chandrasekhar, bilimin soğuk denklemlerini estetik bir zarafetle harmanlayarak, insanlığa sadece yıldızların nasıl öldüğünü değil, bir bilim insanının zorluklar karşısında nasıl parlaması gerektiğini de öğretti.